? Uluslararası Çocuk Kaçırma ve 1980 Lahey Sözleşmesi Uyarınca Çocuğun İadesi | Güzeloğlu Hukuk Bürosu
Tarih : 20.08.2026

Uluslararası Çocuk Kaçırma ve 1980 Lahey Sözleşmesi Uyarınca Çocuğun İadesi

Yazımızda uluslararası çocuk kaçırma ve 1980 Lahey Sözleşmesi kapsamında çocuğun iadesi ele alınmakta; mutad mesken, Merkezi Makam başvurusu, iade prosedürü, dar istisnai ret sebepleri, altı hafta kuralı ve çocuğun üstün menfaati ilkesi açıklanmaktadır.

Bir ebeveynin, çocuğunu diğer ebeveynin rızası olmaksızın alıp başka bir ülkeye götürmesi ya da izinli gittiği ülkeden geri getirmemesi, arkasında çoğu zaman sona ermiş bir evliliğin, kırılmış bir güvenin ve iki ülke arasında bölünmüş bir ailenin dramını taşır. Geride kalan ebeveyn için bu, çocuğunun bir sabah aniden yok olması; çocuk için ise tanıdığı evden, okuldan, arkadaşlardan ve diğer ebeveynden bir anda koparılması demektir. Hukuk bu tabloya duygusuz bir mekanikle değil, çocuğun üstün menfaatini merkeze alan bir çerçeveyle yaklaşır. Uluslararası çocuk kaçırma vakalarında başvurulan temel araç, 25 Ekim 1980 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi ve bu Sözleşmeyi iç hukukumuzda uygulayan 5717 sayılı Kanundur. Bu makale, uluslararası çocuk kaçırmayı, 1980 Lahey Sözleşmesi uyarınca çocuğun iade prosedürünü, mutad mesken kavramını, Merkezi Makam başvurusunu, iadenin dar istisnalarını ve tüm sürecin ekseninde duran çocuğun üstün menfaati ilkesini kapsamlı biçimde incelemektedir.

1. Uluslararası Çocuk Kaçırma Kavramı

Uluslararası çocuk kaçırma, bir çocuğun velayet hakkı ihlal edilerek mutad meskeninin bulunduğu ülkeden başka bir ülkeye götürülmesi veya böyle bir ülkede hukuka aykırı biçimde alıkonulmasıdır. Bu kavram, günlük dilde çağrıştırdığının aksine, çoğu zaman bir yabancı tarafından değil, bizzat çocuğun anne veya babası tarafından gerçekleştirilir. Yabancılık unsuru taşıyan evliliklerin sona ermesi, bu vakaların en sık görülen arka planıdır; farklı ülkelerden iki insanın kurduğu ailenin dağılması, çoğu zaman çocuğun hangi ülkede ve hangi ebeveynle kalacağı sorusunu acı bir mücadeleye dönüştürür. Hukuk açısından kaçırmanın iki temel görünümü vardır. Birincisi, çocuğun mutad meskeninden izinsiz olarak başka bir ülkeye götürülmesidir. İkincisi, çocuğun izinli olarak gittiği bir ülkeden, sürenin dolmasına rağmen geri getirilmeyerek orada alıkonulmasıdır. Her iki halde de ortak nokta, çocuğun velayet hakkını ihlal edecek biçimde yerinin değiştirilmesi veya alıkonulmasıdır. Bu eylem, hukuken çocuğun kaçırılmadan önceki fiili durumunu, yani statükoyu bozan haksız bir müdahaledir.

2. 1980 Lahey Sözleşmesi ve Amacı

25 Ekim 1980 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi, izinsiz olarak yer değiştirilen veya alıkonulan çocukların mutad meskenlerinin bulunduğu ülkeye hızla iadesini sağlamak amacıyla hazırlanmıştır. Sözleşmenin temel felsefesi son derece incedir; amaç, çocuğun velayetine kimin sahip olacağını esastan çözmek değildir. Amaç, kaçırma eylemiyle bozulan fiili durumu düzeltmek, çocuğu kaçırılmadan önceki hayatına geri döndürmek ve velayete ilişkin esaslı kararın, çocuğun gerçek yaşam bağlarının bulunduğu mutad mesken ülkesinin yetkili makamlarınca verilmesini sağlamaktır. Bu yaklaşımın altında yatan düşünce, bir ebeveynin çocuğu kaçırarak fiili bir üstünlük elde etmesinin ve böylece velayet uyuşmazlığını kendi lehine çevirmesinin önlenmesidir. Türkiye, bu Sözleşmeye 3 Kasım 1999 tarihinde taraf olmuş ve 4461 sayılı Kanun ile Sözleşme iç hukuka aktarılmıştır. Sözleşme, velayet hakkının yanı sıra çocukla kişisel ilişki kurulması hakkını da korur ve 16 yaşından küçük çocuklara uygulanır; çocuk 16 yaşını doldurduğunda Sözleşmenin koruma alanından çıkar.

3. 5717 Sayılı Kanun ve Merkezi Makam

1980 Lahey Sözleşmesinin Türkiye'de nasıl uygulanacağı, 22 Kasım 2007 tarihinde yayımlanan 5717 sayılı Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun ile düzenlenmiştir. Bu Kanun, Sözleşmenin soyut hükümlerini somut bir usule kavuşturarak iade sürecinin Türkiye'de nasıl işleyeceğini belirlemiştir. Kanun kapsamında Adalet Bakanlığı, Sözleşmenin öngördüğü Merkezi Makam olarak tayin edilmiştir. Merkezi Makam, iade sürecinin kalbinde yer alan kurumdur; taraf devletlerin merkezi makamları arasındaki iletişimi sağlar, başvuruları kabul eder, çocuğun bulunduğu yeri tespit etmeye çalışır, tarafları dostane çözüme teşvik eder ve iade davasının açılması için gerekli işlemleri yürütür. Türkiye'ye kaçırılan bir çocuk söz konusu olduğunda, yabancı ülkenin merkezi makamı Türkiye Adalet Bakanlığına iade talebini iletir. Bu yapı, iki ülke arasında adeta bir köprü kurarak, geride kalan ebeveynin yabancı bir ülkenin hukuk sisteminde tek başına yol almak zorunda kalmasını önler. Merkezi Makam sistemi, uluslararası çocuk kaçırma vakalarında devletlerin işbirliğini kurumsallaştıran temel mekanizmadır.

4. Mutad Mesken Kavramı

1980 Lahey Sözleşmesinin tüm sistemi, mutad mesken kavramı üzerine kuruludur. Mutad mesken, çocuğun kaçırılmadan önce fiilen ve sürekli olarak yaşamını sürdürdüğü, sosyal ve ailevi bağlarının merkezini oluşturan yerdir. Bu kavram, hukuki bir ikametgahtan farklıdır; nüfusa kayıtlı adres veya vatandaşlık değil, çocuğun gerçek yaşam merkezinin nerede olduğu esas alınır. Çocuğun okula gittiği, arkadaşlarının bulunduğu, günlük hayatının aktığı, kısacası köklerinin olduğu yer mutad meskenidir. Mutad meskenin doğru tespiti, iade davasının en kritik aşamasıdır; çünkü Sözleşme, çocuğun bu mekana iadesini hedefler ve velayete ilişkin esaslı kararın da bu yerin mahkemelerince verilmesi gerektiğini öngörür. Mutad meskenin belirlenmesinde çocuğun yaşı, orada geçirdiği süre, aile ilişkilerinin niteliği ve entegrasyon düzeyi gibi somut unsurlar değerlendirilir. Bir çocuğun mutad meskeni, ebeveynlerin niyetiyle değil, çocuğun fiili yaşam gerçekliğiyle belirlenir. Bu kavramın merkezi önemi, çocuğun tanıdığı, güvendiği ve ait hissettiği çevreye geri dönmesinin, onun üstün menfaatinin çoğu zaman gereği olduğu düşüncesinden kaynaklanır.

5. İade Başvurusu ve Süreç

Çocuğu kaçırılan ebeveyn, çocuğun mutad meskeninin bulunduğu ülkenin merkezi makamına, çocuğun götürüldüğü ülkenin merkezi makamına veya doğrudan o ülkedeki yetkili mercie başvurabilir. Türkiye'ye kaçırılan bir çocukta başvuru, Merkezi Makam olan Adalet Bakanlığına yapılır. Başvurunun ücretsiz olması, geride kalan ebeveynin maddi güçsüzlük sebebiyle çaresiz kalmasını önleyen önemli bir güvencedir. Başvuruya çocuğun kimlik bilgileri, mutad meskene ilişkin beyan, velayet veya kişisel ilişki hakkını gösteren belgeler, çocuğun pasaportu ve fotoğrafı ile kaçırmayı veya alıkoymayı ispatlayan deliller eklenir. Türkiye'de iade davası, başvuran adına mahalli Cumhuriyet başsavcılığı tarafından açılır ve Aile Mahkemesinde görülür. Bu yapı, ebeveynin dava sürecini tek başına omuzlamak zorunda kalmasını önleyerek devletin sürece aktif biçimde dahil olmasını sağlar. Başvurunun mümkün olan en kısa sürede yapılması büyük önem taşır; çünkü zaman, hem çocuğun yeni ortama yerleşmesi hem de iade şartlarının değerlendirilmesi bakımından belirleyici bir unsurdur. Her geçen gün, çocuğun kaçırıldığı ortama daha fazla kök salmasına ve iadenin hem hukuken hem insani olarak daha karmaşık hale gelmesine yol açabilir.

6. Bir Yıl Kuralı ve Çocuğun Yeni Ortama Yerleşmesi

1980 Lahey Sözleşmesi, iade kararı bakımından önemli bir zaman ölçütü öngörür. Sözleşmenin ilgili maddesi uyarınca, kaçırma veya alıkoymadan itibaren bir yıldan az bir süre geçmişse ve dava bu süre içinde açılmışsa, kural olarak çocuğun derhal iadesine karar verilir. Bu düzenleme, hızlı hareket eden ebeveyni ödüllendiren ve kaçırma eyleminin sonuçlarının kalıcı hale gelmesini önlemeyi amaçlayan bir yapı kurar. Ancak kaçırmadan itibaren bir yıldan fazla süre geçmişse durum değişir; bu halde, çocuğun yeni ortamına yerleşmiş olduğu ispatlanırsa, mahkeme iadeyi reddedebilir. Bu istisna, hukukun katı bir kural uğruna çocuğun gerçekliğini görmezden gelmemesinin bir yansımasıdır. Bir çocuk, aylar boyunca yeni bir ülkede yaşamış, orada okula başlamış, dil öğrenmiş, arkadaşlıklar kurmuş ve yeni bir hayat inşa etmişse, onu bu ortamdan bir kez daha koparmak, kaçırmanın verdiği zarara yeni bir zarar eklemek anlamına gelebilir. Bu sebeple bir yıllık sürenin dolması, çocuğun üstün menfaatinin somut olarak yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Yine de bu değerlendirme titizlikle yapılmalı, kaçıran ebeveynin süreci uzatarak avantaj elde etmesine izin verilmemelidir.

7. İadenin Reddi: Dar İstisnalar

1980 Lahey Sözleşmesinin en hassas dengesi, iadenin kural, reddin ise dar bir istisna olması üzerine kuruludur. Sözleşme, çocuğun iadesinin ancak sınırlı sayıda ve istisnai hallerde reddedilebileceğini öngörür. Bu ret sebepleri şu hallerde gündeme gelir; iade talebinde bulunan ebeveynin kaçırma anında velayet hakkını fiilen kullanmıyor olması veya yer değiştirmeye önceden ya da sonradan rıza göstermiş olması, çocuğun iadesinin onu fiziksel veya psikolojik bir tehlikeye ya da başka bir şekilde katlanılmaz bir duruma maruz bırakacağına dair ciddi bir riskin bulunması, görüşlerinin dikkate alınmasını gerektirecek olgunluğa erişmiş çocuğun iadeye açıkça karşı çıkması ve iadenin talep edilen devletin insan haklarına ve temel özgürlüklerine ilişkin ilkeleriyle bağdaşmaması. Bu istisnaların ortak özelliği, dar yorumlanmaları gerektiğidir. Özellikle çocuğun ağır zarar riskine ilişkin istisna, uygulamada en çok tartışılan konudur; bu istisnanın geniş yorumlanması, Sözleşmenin hızlı iade amacını işlevsiz kılabilir. Bu sebeple mahkemeler, ret sebeplerini titizlikle ve çocuğun üstün menfaatini gözeterek, ancak Sözleşmenin ruhunu koruyarak değerlendirmek durumundadır.

8. Ağır Zarar Riski İstisnası

İade davalarında en çok başvurulan ve en çok tartışılan ret sebebi, çocuğun iadesinin onu ağır bir fiziksel veya psikolojik zarara ya da katlanılmaz bir duruma maruz bırakacağına dair ciddi risktir. Bu istisna, Sözleşmenin insani yüzünü oluşturur; hiçbir hukuki mekanizma, bir çocuğu gerçek bir tehlikeye geri göndermeyi haklı çıkaramaz. Ancak bu istisnanın uygulanması son derece hassas bir denge gerektirir. Bir yandan, çocuğu aile içi şiddet, istismar veya gerçek bir tehlike ortamına geri göndermek düşünülemez. Öte yandan, kaçıran ebeveynin bu istisnayı bir kalkan olarak kullanarak iadeyi engellemesine izin vermek, Sözleşmenin tüm amacını çökertir. Uygulamada mahkemeler, ağır zarar riskinin somut, ciddi ve gerçek delillerle ortaya konmasını ararlar; iade edilecek ülkenin çocuğu koruma kapasitesi de değerlendirmeye katılır. Örneğin, iade edilecek ülkenin koruyucu tedbirler alabileceği, çocuğun güvenliğini sağlayabileceği hallerde, soyut endişeler iadeyi engellemez. Bu istisnanın doğru uygulanması, çocuğun gerçek güvenliği ile Sözleşmenin işlevselliği arasında incelikli bir denge kurmayı gerektirir.

9. Çocuğun Görüşünün Alınması

1980 Lahey Sözleşmesi, çocuğu sürecin edilgen bir nesnesi olarak değil, görüşü önem taşıyan bir birey olarak görür. Sözleşme, görüşlerinin dikkate alınmasını gerektirecek yaş ve olgunluğa erişmiş bir çocuğun iadeye açıkça karşı çıkması halinde, mahkemenin iadeyi reddedebileceğini öngörür. Bu düzenleme, çocuğun kendi hayatını ilgilendiren bir kararda sesinin duyulması gerektiği düşüncesinin bir yansımasıdır. Ancak bu hakkın kullanımı da dikkatli bir değerlendirme gerektirir. Öncelikle çocuğun, görüşünün dikkate alınmasını gerektirecek olgunluğa erişmiş olması aranır; bu, çocuğun yaşına ve bireysel gelişimine göre somut olarak belirlenir. İkinci olarak, çocuğun beyanının gerçekten kendi özgür iradesini mi yansıttığı, yoksa kaçıran ebeveynin etkisi altında mı oluştuğu titizlikle incelenmelidir. Kaçıran ebeveynle uzun süre yalnız kalan bir çocuğun, o ebeveynin bakış açısını benimsemesi olağandır; bu sebeple çocuğun itirazının, gerçek bir tercihi mi yoksa yönlendirilmiş bir tepkiyi mi ifade ettiği ayırt edilmelidir. Çocuğun görüşünün alınması, onun bir özne olarak saygı görmesi ile manipülasyona karşı korunması arasında hassas bir dengeyi gerektirir.

10. Velayet Kararının İadeye Etkisi

Uygulamada sıkça karşılaşılan bir yanılgı, kaçıran ebeveynin çocuğu götürdüğü ülkede bir velayet kararı alarak iadeyi engelleyebileceği düşüncesidir. 1980 Lahey Sözleşmesi ve 5717 sayılı Kanun bu yanılgıyı açıkça bertaraf eder. İade başvurusundan sonra çocuğun bulunduğu ülkede alınan bir velayet kararı, tek başına iade talebinin reddine gerekçe oluşturmaz. Bu kural, Sözleşmenin temel mantığının doğal bir sonucudur; çünkü Sözleşme, velayete ilişkin esaslı kararın çocuğun mutad meskeninin bulunduğu ülke mahkemelerince verilmesi gerektiğini öngörür. Kaçıran ebeveynin, çocuğu götürdüğü ülkede kendi lehine bir velayet kararı alarak fiili durumu hukuki bir zemine oturtması, tam da Sözleşmenin önlemek istediği durumdur. Aksi bir kabul, çocuk kaçırmayı adeta bir strateji haline getirir ve hızlı davranan kaçıranı ödüllendirirdi. Bu sebeple iade davasına bakan mahkeme, çocuğun bulunduğu ülkede alınmış bir velayet kararının varlığına takılmaksızın, Sözleşmenin öngördüğü iade şartlarını değerlendirir. Velayet uyuşmazlığının esası ise iadeden sonra, mutad mesken ülkesinin mahkemelerinde görülecektir.

11. Altı Hafta Kuralı ve Sürecin Hızı

1980 Lahey Sözleşmesinin en belirgin özelliklerinden biri, iade sürecinin hızına verdiği önemdir. Sözleşme, yargılama makamlarının mümkün olan en kısa sürede karar vermesini öngörür ve bir referans süre olarak altı haftayı belirler; eğer altı hafta içinde karar verilmemişse, gecikmenin gerekçesi Merkezi Makama açıklanmalıdır. Bu hız vurgusu tesadüfi değildir. Çocuk kaçırma vakalarında zaman, çocuğun aleyhine işleyen bir unsurdur; her geçen gün, çocuğun kaçırıldığı ortama daha fazla yerleşmesine, mutad meskeniyle bağlarının zayıflamasına ve iadenin hem hukuken hem duygusal olarak daha zorlaşmasına yol açar. Türkiye'de iade davaları, Aile Mahkemelerinde basit yargılama usulüyle, öncelikli ve ivedi olarak görülür. Ancak uygulamada, dosyanın niteliğine, itirazlara ve delil değerlendirmesine bağlı olarak bu sürenin aylara uzayabildiği bir gerçektir. Sürecin hızlandırılması, yalnızca bir usul meselesi değil, çocuğun üstün menfaatinin bir gereğidir; çünkü belirsizlik içinde geçen her ay, çocuğun ruhsal dünyasında derin izler bırakabilir. Bu sebeple iade davalarında hız, adaletin ayrılmaz bir parçasıdır.

12. Dostane Çözüm ve Arabuluculuk

Uluslararası çocuk kaçırma, hukuki bir uyuşmazlık olduğu kadar derin bir insani krizdir; ve her insani krizde olduğu gibi, en iyi çözüm çoğu zaman bir mahkeme kararı değil, tarafların uzlaşısıdır. 1980 Lahey Sözleşmesi bu gerçeğin farkındadır ve taraf devletlere, iade prosedürünü dostane çözüm yollarıyla kolaylaştırma yükümlülüğü yükler. Merkezi makamlar, tarafları anlaşmaya teşvik etmekle görevlidir. Bu bağlamda arabuluculuk, çocuk kaçırma vakalarında giderek daha önemli bir rol üstlenmektedir. Arabuluculuk, ebeveynlerin husumet dolu bir yargılamanın karşıt taraflarına dönüşmek yerine, çocuklarının geleceği için birlikte bir çözüm aramalarına imkan tanır. İyi yürütülen bir arabuluculuk süreci, yalnızca çocuğun nerede yaşayacağını değil, aynı zamanda diğer ebeveynle nasıl kişisel ilişki kuracağını, tatilleri nasıl paylaşacaklarını ve gelecekteki iletişimi de düzenleyebilir. Bu, mahkeme kararının çoğu zaman sunamadığı bütüncül ve sürdürülebilir bir çözümdür. En önemlisi, dostane çözüm, çocuğu ebeveynleri arasındaki savaşın ortasında kalmaktan kurtarır ve ona her iki ebeveyniyle de bağını koruma şansı verir. Bu sebeple iade süreçlerinde arabuluculuk imkanının değerlendirilmesi, çoğu zaman çocuğun gerçek yararınadır.

13. Çocukla Kişisel İlişki Hakkının Korunması

1980 Lahey Sözleşmesi yalnızca velayet hakkını değil, çocukla kişisel ilişki kurma hakkını da korur. Bu koruma, çoğu zaman gözden kaçan ama son derece önemli bir boyuttur. Bir çocuğun, kendisiyle birlikte yaşamayan ebeveyniyle bağını sürdürmesi, onun sağlıklı gelişimi için hayati önem taşır. Sınır ötesi durumlarda, bir ebeveynin çocukla kişisel ilişki kurma hakkı, mesafeler, farklı hukuk sistemleri ve bazen diğer ebeveynin engellemeleri sebebiyle ciddi biçimde zorlaşabilir. Sözleşme, taraf devletlerin merkezi makamlarına, kişisel ilişki hakkının etkin biçimde kullanılmasını sağlama ve bu hakkın önündeki engelleri kaldırma görevi yükler. Bu, çocuğun her iki ebeveynle de bağını koruma hakkının bir güvencesidir. Bir çocuğun, ebeveynlerinin ayrılığı yüzünden onlardan biriyle tamamen kopması, çoğu zaman telafisi güç bir kayıptır. Sözleşmenin kişisel ilişki hakkını koruması, çocuğun iki ebeveynli bir hayat sürme hakkının, coğrafi sınırlar tarafından yok edilmemesini amaçlar. Bu boyut, Sözleşmenin yalnızca kaçırmayı önlemekle kalmayıp, çocuğun aile bağlarını bütünüyle koruma amacını yansıtır.

14. Çocuğun Üstün Menfaati İlkesi

1980 Lahey Sözleşmesinin ve tüm uluslararası çocuk hukukunun kalbinde çocuğun üstün menfaati ilkesi yatar. Bu ilke, çocukla ilgili her kararda, çocuğun iyiliğinin ve esenliğinin diğer tüm menfaatlerin önünde geldiğini ifade eder. Ancak bu ilkenin Sözleşme bağlamında anlaşılması özen gerektirir. Sözleşme, çocuğun üstün menfaatinin kural olarak, kaçırılmadan önceki mutad meskenine hızla iade edilmesinde olduğu varsayımına dayanır; çünkü çocuğun tanıdığı çevreye dönmesi ve velayet uyuşmazlığının onun gerçek yaşam merkezinde çözülmesi, çoğu zaman onun yararınadır. Buna karşılık, iadenin dar istisnaları da yine çocuğun üstün menfaatini korur; çocuğu gerçek bir tehlikeye geri göndermemek de bu menfaatin bir gereğidir. Dolayısıyla çocuğun üstün menfaati, Sözleşmenin hem iade kuralının hem de ret istisnalarının ortak dayanağıdır. Bu ilke soyut bir söylem değil, her somut olayda çocuğun gerçek durumuna bakılarak hayata geçirilmesi gereken bir ölçüttür. Bir hukukçunun bu davalarda taşıdığı en büyük sorumluluk, ebeveynlerin haklı öfkesinin ve acısının ötesinde, sürecin gerçek öznesi olan çocuğun sesini ve yararını görebilmektir.

15. Sonuç ve Pratik Tavsiyeler

Uluslararası çocuk kaçırma, hem derin bir insani dram hem de teknik bir hukuki süreçtir; ve bu iki boyutu birlikte gözetmek, bu davaların başarısının anahtarıdır. Bu alanda öne çıkan pratik hususlar şunlardır. Öncelikle, çocuğu kaçırılan ebeveynin vakit kaybetmeden Merkezi Makam olan Adalet Bakanlığına başvurması hayati önem taşır; her geçen gün iadeyi zorlaştırır ve bir yıllık süre içinde açılan davalarda iade kural olarak zorunludur. Mutad meskenin doğru tespiti ve delillerle desteklenmesi, davanın en kritik unsurudur. İade istisnalarının dar yorumlandığı bilinmeli, özellikle ağır zarar riski iddiasının somut ve ciddi delillerle ortaya konması gerektiği unutulmamalıdır. Kaçıran ebeveynin başka bir ülkede aldığı velayet kararının iadeyi tek başına engellemeyeceği hatırda tutulmalıdır. Sürecin hızı çocuğun yararınadır; bu sebeple gecikmelerin önüne geçilmeli, mümkünse arabuluculuk gibi dostane çözüm yolları değerlendirilmelidir. Her şeyin ötesinde, bu davalarda taraf ebeveynler kadar, hatta onlardan önce, çocuğun üstün menfaati gözetilmelidir. Çünkü bu süreçlerin sonunda kazanılması gereken, bir ebeveynin diğerine karşı zaferi değil, bir çocuğun huzuru ve iki ebeveyniyle de bağını koruma hakkıdır.

Uluslararası çocuk kaçırma, aile hukukunun ve sınır ötesi uyuşmazlıkların diğer katmanlarıyla yakından ilişkilidir. Çocuğun yaşam merkezini belirleyen uluslararası aile hukukunda mutad mesken kavramı yazımız, çocukların korunmasına ilişkin çocukların korunması hakkında 1996 Lahey Sözleşmesi incelememiz ve yabancı kararların Türkiye'de sonuç doğurmasını ele aldığımız yabancı mahkeme kararlarının Türkiye'de tanınması ve tenfizi yazımız, çocuğun iadesiyle bağlantılı konuları ele almaktadır.

Uluslararası çocuk kaçırma, çocuğun iadesi, Lahey Sözleşmesi kapsamında Merkezi Makam başvuruları, sınır ötesi velayet ve kişisel ilişki uyuşmazlıkları konularında danışmanlık almak için info@guzeloglu.legal adresinden bize ulaşabilirsiniz.

Yazar: Abdülkadir GÜZELOĞLU
İlişkili Alanlar: Uluslararası Aile Hukuku