? Anonim Şirkette Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu: Kusur, Farklılaştırılmış Teselsül, İbra ve Sorumluluk Davası | Güzeloğlu Hukuk Bürosu
Tarih : 14.09.2026

Anonim Şirkette Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu: Kusur, Farklılaştırılmış Teselsül, İbra ve Sorumluluk Davası

Yazımızda anonim şirkette yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu ele alınmakta; TTK m.553 kusur sorumluluğu, yetki devri, farklılaştırılmış teselsül, ibranın kapsamı, sorumluluk davası, zamanaşımı ve korunma stratejileri anlatılmaktadır.

Bir anonim şirketin yönetim kurulunda görev almak, itibarlı bir konum olduğu kadar ciddi bir hukuki risk üstlenmek anlamına da gelir. Şirketin uğradığı bir zarar, alınan hatalı bir karar, ihmal edilen bir yükümlülük ya da fark edilmeyen bir usulsüzlük, yıllar sonra yönetim kurulu üyelerinin kişisel malvarlığına yönelen bir tazminat davasına dönüşebilir. Uygulamada birçok yönetici, imzaladığı bir karar tutanağının veya katılmadığı ancak muhalefet de şerh etmediği bir toplantının ileride kendisini ne ölçüde bağlayacağını yeterince değerlendirmez. Oysa Türk Ticaret Kanunu, yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunu ayrıntılı bir rejime bağlamış, bu rejimi kusur esasına oturtmuş ve her üyenin kendi rolü ve kusuru ölçüsünde değerlendirilmesini öngörmüştür. Bu makale, anonim şirkette yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğunu, sorumluluğun şartlarını, yetki devrinin etkisini, farklılaştırılmış teselsül ilkesini, ibranın kapsamını ve sınırlarını, sorumluluk davasını, zamanaşımı sürelerini ve yöneticilerin kendilerini koruma yollarını kapsamlı biçimde incelemektedir.

1. Sorumluluğun Hukuki Çerçevesi

Anonim şirkette yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu, Türk Ticaret Kanununun hukuki sorumluluk başlıklı bölümünde düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin merkezinde yer alan hükme göre, kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumlu olurlar. Bu hükmün kapsamı dikkat çekici biçimde geniştir; sorumluluk yalnızca yönetim kurulu üyeleriyle sınırlı değildir, şirketin kuruluş aşamasındaki kurucuları, yönetim yetkisi kullanan yöneticileri ve tasfiye sürecindeki tasfiye memurlarını da kapsar. Sorumluluğun yöneldiği kişi çevresi de üç katmanlıdır; üye hem şirketin kendisine, hem pay sahiplerine, hem de şirket alacaklılarına karşı sorumlu tutulabilir. Bu geniş çerçeve, yönetim kurulu üyeliğinin taşıdığı riskin boyutunu ortaya koyar. Ancak bu geniş kapsam, sorumluluğun otomatik veya mutlak olduğu anlamına gelmez; kanun, sorumluluğu belirli ve sıkı şartlara bağlamıştır.

2. Kusur Sorumluluğu İlkesi

Türk hukukunda yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu, kusura dayanan bir sorumluluktur; kusursuz sorumluluk değildir. Bu ayrım son derece önemlidir. Bir yönetim kurulu üyesi, yalnızca yönetim kurulunda görev aldığı için veya şirket zarar ettiği için otomatik olarak sorumlu tutulamaz. Sorumluluğun doğması için üyenin kusurlu bir davranışının bulunması gerekir. Kusurun derecesi bakımından ise kanun ayrım yapmamıştır; üye, kastı, ağır ihmali ve hatta hafif ihmali dolayısıyla dahi sorumlu tutulabilir. Ancak kusurun derecesi, sorumluluğun paylaştırılması aşamasında büyük önem taşır ve farklılaştırılmış teselsül ilkesinin uygulanmasında belirleyici olur. Kusur, üyenin göstermesi gereken özen ölçütüne göre değerlendirilir; yönetim kurulu üyesinden beklenen, tedbirli bir yöneticinin özenini göstermek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uygun biçimde gözetmektir. Bir üyenin, kararı alırken makul bir araştırma yapmış, gerekli bilgileri toplamış ve şirket menfaatini gözeterek karar vermiş olması, sonradan sonucun kötü çıkması halinde dahi onu kusurlu kılmayabilir. Ticari kararların doğası gereği risk taşıdığı gerçeği, sorumluluk değerlendirmesinde göz ardı edilemez.

3. Sorumluluğun Dört Şartı

Yönetim kurulu üyesinin hukuki sorumluluğunun doğabilmesi için dört şartın bir arada bulunması gerekir. Birinci şart, kanundan veya esas sözleşmeden doğan bir yükümlülüğün ihlal edilmiş olmasıdır. Bu yükümlülükler arasında özen ve sadakat yükümlülüğü, şirketi zarara uğratacak işlemlerden kaçınma, kanunun öngördüğü defter ve kayıtları usulüne uygun tutma, genel kurulu zamanında toplantıya çağırma, sermaye kaybı ve borca batıklık hallerinde gerekli tedbirleri alma gibi geniş bir yelpaze yer alır. İkinci şart kusurdur; ihlalin üyenin kusurundan kaynaklanması gerekir. Üçüncü şart zarardır; şirketin, pay sahibinin veya alacaklının somut ve ispatlanabilir bir zarara uğramış olması aranır. Zararın miktarının ve varlığının ispatı, davacının yükümlülüğündedir ve uygulamada davaların kaderini belirleyen en kritik unsurdur. Dördüncü şart illiyet bağıdır; üyenin kusurlu davranışı ile doğan zarar arasında uygun bir nedensellik ilişkisi bulunmalıdır. Bu dört şarttan herhangi birinin gerçekleşmemesi halinde sorumluluk doğmaz. Yargı uygulamasında, özellikle kusurun ve illiyet bağının ispat edilememesi sebebiyle reddedilen çok sayıda sorumluluk davası bulunmaktadır.

4. Özen ve Sadakat Yükümlülüğü

Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunun merkezinde, özen ve sadakat yükümlülüğü yer alır. Özen yükümlülüğü, üyenin görevlerini tedbirli bir yöneticinin göstereceği dikkat ve özenle yerine getirmesini gerektirir. Bu ölçüt objektiftir; üyenin kişisel bilgi ve tecrübe düzeyi, ondan beklenen özeni düşürmez. Bir yönetim kurulu üyesi, alanında uzman olmasa dahi, kendisine sunulan bilgileri değerlendirmek, anlamadığı hususlarda soru sormak, gerektiğinde uzman görüşü almak ve makul bir inceleme yapmakla yükümlüdür. Sadakat yükümlülüğü ise üyenin, şirketin menfaatini kendi kişisel menfaatinin önünde tutmasını gerektirir. Bu yükümlülük, çıkar çatışması yaratan işlemlerden kaçınmayı, şirket bilgilerini kişisel menfaat için kullanmamayı ve şirketle rekabet etmemeyi kapsar. Bu iki yükümlülüğün ihlali, sorumluluk davalarının en yaygın dayanağını oluşturur. Uygulamada özellikle ilişkili taraf işlemleri, şirket kaynaklarının usulsüz kullanımı ve çıkar çatışmasının açıklanmaması gibi durumlar, sadakat yükümlülüğü ihlali olarak değerlendirilir ve ağır sorumluluk sonuçları doğurur.

5. Yetki Devri ve Devredenin Sorumluluğu

Modern şirket yönetiminde, yönetim kurulunun tüm işleri bizzat yürütmesi mümkün değildir; bu sebeple kanun, görev ve yetkilerin devrine imkan tanır. Yetki devrinin sorumluluk üzerindeki etkisi, uygulamada büyük önem taşıyan bir konudur. Kanuna göre, kanundan doğan görev ve yetkilerini kanuna dayanarak bir başkasına devreden yönetim kurulu üyeleri veya organlar, devralan kişilerin seçiminde makul derecede özen göstermedikleri ispat edilmedikçe, bu kişilerin fiil ve kararlarından sorumlu tutulamazlar. Bu düzenleme, yetki devrini gerçek bir sorumluluk kalkanı haline getirir; ancak bu kalkanın etkili olabilmesi için iki şart vardır. Birinci şart, devrin kanuna uygun biçimde, yani usulüne uygun bir iç yönerge ile ve kanunun öngördüğü çerçevede yapılmış olmasıdır; usulsüz bir devir, sorumluluktan kurtulma sonucu doğurmaz. İkinci şart, devralan kişinin seçiminde makul özenin gösterilmiş olmasıdır; ehliyetsiz veya güvenilmez bir kişiye yetki devreden üye, bu seçimdeki özensizliğinden sorumlu kalır. Ayrıca yetki devri, devreden üyenin gözetim yükümlülüğünü tümüyle ortadan kaldırmaz; üyenin, devrettiği alanda makul bir denetim uygulaması beklenir.

6. Kontrol Dışı Aykırılıklar

Kanun, sorumluluğun sınırlarını çizen önemli bir ilke daha benimsemiştir; kimse, kontrolü dışında kalan kanuna veya esas sözleşmeye aykırılıklar sebebiyle sorumlu tutulamaz. Bu ilke, sorumluluğun bireyselleştirilmesi yaklaşımının açık bir yansımasıdır. Uygulamada bu ilke, özellikle icracı olmayan üyeler ve bağımsız yönetim kurulu üyeleri bakımından büyük koruma sağlar. Şirketin günlük işleyişinde yer almayan, yalnızca yönetim kurulu toplantılarına katılan bir üyenin, kendisine hiç sunulmamış ve makul bir denetimle fark edilemeyecek bir usulsüzlükten sorumlu tutulması adil olmaz. Bu ilkenin işleyebilmesi için üyenin, söz konusu aykırılığın kendi kontrol alanı dışında kaldığını ve makul bir gözetimle bunu fark etmesinin mümkün olmadığını ortaya koyması gerekir. Ancak bu koruma sınırsız değildir; bir üye, şüphe uyandıran işaretleri görmezden gelmiş, kendisine ulaşan uyarıları değerlendirmemiş veya bilinçli olarak bilgiden kaçınmışsa, kontrol dışılık savunmasından yararlanamaz. Uygulamada mahkemeler, her üyenin görev tanımını, fiili rolünü ve bilgi erişim imkanını ayrıntılı biçimde inceleyerek değerlendirme yapar.

7. Farklılaştırılmış Teselsül

Türk Ticaret Kanununun getirdiği en önemli yeniliklerden biri, klasik müteselsil sorumluluk anlayışının terk edilerek farklılaştırılmış teselsül modelinin benimsenmesidir. Bu modele göre, birden çok kişinin aynı zararı tazminle yükümlü olması halinde, bunlardan her biri, kusuruna ve durumun gereklerine göre, zarar şahsen kendisine yükletilebildiği ölçüde, bu zarardan diğerleriyle birlikte müteselsilen sorumlu olur. Bu düzenleme, eski anlayıştan köklü bir kopuşu ifade eder. Eski sistemde kusur derecesi yalnızca iç ilişkide, yani rücu aşamasında önem taşırken, yeni sistemde kusur derecesi dış ilişkide de belirleyici hale gelmiştir. Pratik sonucu şudur; hafif kusurlu bir üye, ağır kusurlu bir üyenin yol açtığı zararın tamamından sorumlu tutulamaz, yalnızca kendi kusuruna isabet eden kısımdan sorumlu olur. Bu model, özellikle yetki devri yapılmış üyeler, icracı olmayan üyeler ve bağımsız üyeler bakımından ciddi koruma sağlar. Ayrıca farklılaştırılmış teselsül yalnızca birlikte verilen zarar bakımından işler; bir üyenin tek başına verdiği zarardan yalnızca o üye sorumlu tutulur.

8. İbranın Hukuki Etkisi

Genel kurul tarafından verilen ibra kararı, yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu bakımından son derece önemli bir kurumdur. İbra, genel kurulun yönetim kurulu üyelerinin ilgili faaliyet dönemine ilişkin işlemlerini onayladığı ve bu işlemlerden dolayı sorumluluk talep etmeyeceği anlamına gelen bir irade açıklamasıdır. İbra kararının verilmesiyle birlikte, şirketin ibra kapsamındaki işlemler bakımından yönetim kurulu üyelerine karşı dava açma hakkı kural olarak sona erer. İbraya olumlu oy veren pay sahipleri de bu haktan yararlanamaz. İbraya olumsuz oy veren veya genel kurula katılmayan pay sahipleri bakımından ise özel bir düzenleme vardır; bu pay sahiplerinin dava hakkı, ibra tarihinden itibaren altı ay geçmesiyle düşer. Bu kısa süre, uygulamada ciddi hak kayıplarına yol açabilir; ibra kararına muhalefet eden bir pay sahibinin, altı aylık süre içinde harekete geçmesi gerekir. İbra kararının, sorumluluk riskini yönetmek bakımından yönetim kurulu üyeleri için en etkili araçlardan biri olduğu açıktır; bu sebeple her faaliyet dönemi sonunda ibra alınmasına özen gösterilmelidir.

9. İbranın Sınırları

İbra güçlü bir koruma sağlamakla birlikte, mutlak ve sınırsız bir kalkan değildir. İbranın en önemli sınırı, kapsamıyla ilgilidir. İbra yalnızca, genel kurulun bilgisine sunulmuş ve bilinen işlemler bakımından etki doğurur. Genel kuruldan gizlenen, saklanan veya genel kurulun bilgisi dışında kalan işlemler ve bunlardan doğan zararlar, ibranın kapsamı dışında kalır. Bu kural, ibranın kötüye kullanılmasını önleyen temel bir güvencedir; aksi halde, yönetim kurulu üyeleri usulsüz işlemlerini gizleyerek ibra almak suretiyle sorumluluktan kurtulabilirlerdi. Dolayısıyla, sonradan ortaya çıkan ve genel kurul sırasında bilinmeyen bir zarar bakımından, alınmış ibra kararı üyeleri korumaz. İbranın bir diğer sınırı, kişi bakımındandır; ibra kararı şirketin ve olumlu oy veren pay sahiplerinin dava hakkını sona erdirir, ancak şirket alacaklılarının dava hakkını etkilemez. Özellikle şirketin iflası halinde, alacaklıların yönetim kurulu üyelerine yönelttiği talepler bakımından ibra kararı bir savunma oluşturmaz. Bu sınırlar, ibraya güvenerek risk yönetimini ihmal etmenin tehlikesini gösterir.

10. Sorumluluk Davası ve Taraflar

Yönetim kurulu üyelerine karşı açılacak sorumluluk davası, davacı sıfatı bakımından kendine özgü bir yapı taşır. Şirket, uğradığı zarar dolayısıyla doğrudan dava açabilir; bu dava genel kurul kararıyla veya iflas halinde iflas idaresi tarafından yürütülür. Pay sahipleri de dava açabilir; ancak burada önemli bir ayrım vardır. Şirketin uğradığı zarar dolayısıyla pay sahibinin açtığı davada, tazminatın şirkete ödenmesi talep edilir; pay sahibi kendi adına değil, dolaylı olarak şirketin zararının giderilmesi için hareket eder. Buna karşılık, pay sahibinin doğrudan kendi malvarlığında bir zarar doğmuşsa, bu zararın kendisine ödenmesini talep edebilir. Şirket alacaklıları bakımından ise dava hakkı kural olarak şirketin iflası halinde gündeme gelir; bu durumda alacaklılar, şirketin zararının tazminini talep edebilirler. Davanın açılacağı mahkeme, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesidir. Davanın kabulü için, sorumluluğun dört şartının davacı tarafından ispatlanması gerekir; özellikle zararın miktarı ve illiyet bağı, uygulamada ispatı en zor unsurlardır.

11. Zamanaşımı Süreleri

Sorumluluk davasının açılabileceği süre, kanunda açıkça düzenlenmiştir. Sorumluluk davası, davacının zararı ve sorumluyu öğrendiği tarihten itibaren iki yıl ve her halde zarara yol açan fiilin meydana geldiği tarihten itibaren beş yıllık zamanaşımına tabidir. Bu iki süre birlikte işler; kısa süre olan iki yıl, öğrenme anından itibaren başlar, uzun süre olan beş yıl ise fiil tarihinden itibaren işlemeye başlar ve öğrenme gerçekleşmemiş olsa dahi dolar. Zamanaşımı süreleri bakımından uygulamada en çok tartışılan husus, öğrenme anının ne zaman gerçekleştiğidir; bu belirleme, davanın süresinde açılıp açılmadığını doğrudan etkiler. Öğrenmenin, yalnızca zararın varlığından haberdar olmayı değil, aynı zamanda sorumlu kişinin kim olduğunun ve zararın kapsamının bilinmesini de gerektirdiği kabul edilir. Ayrıca, fiil aynı zamanda bir suç oluşturuyor ve ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı öngörülmüşse, bu daha uzun süre uygulanır. Zamanaşımı sürelerinin kısalığı, hak sahiplerinin zararı fark ettikleri anda hızla hareket etmelerini gerektirir; gecikme, esasa girilmeden davanın reddine yol açabilir.

12. Muhalefet Şerhinin Önemi

Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluktan korunması bakımından en etkili ve en pratik araçlardan biri, muhalefet şerhidir. Bir yönetim kurulu üyesi, katılmadığı bir karara muhalefet ettiğini toplantı tutanağına geçirtmediği takdirde, o karara katılmış sayılır ve karardan doğan zarardan sorumlu tutulabilir. Buna karşılık, muhalefetini usulüne uygun biçimde tutanağa geçirten bir üye, o karardan doğan sorumluluktan kural olarak kurtulur. Uygulamada bu husus ne yazık ki sıklıkla ihmal edilir; üyeler, toplantı ortamındaki uyum kaygısı veya konunun önemini yeterince kavrayamama sebebiyle muhalefetlerini kayda geçirmez ve yıllar sonra ciddi bir tazminat riskiyle karşılaşır. Muhalefet şerhinin etkili olabilmesi için, yalnızca karara karşı olduğunun değil, muhalefetin gerekçesinin de tutanağa açık biçimde yazdırılması yararlıdır. Aynı şekilde, toplantıya katılmayan bir üyenin de, kararı öğrendiğinde durumunu netleştirmesi ve gerekiyorsa itirazını kayda geçirmesi önem taşır. Toplantı tutanaklarının düzenli tutulması, kararların gerekçelendirilmesi ve karara esas alınan bilgi ve belgelerin dosyalanması, ileride açılacak bir sorumluluk davasında belirleyici deliller oluşturur.

13. Cezai Sorumluluk ve İdari Yaptırımlar

Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu yalnızca hukuki nitelikte değildir; belirli hallerde cezai sorumluluk ve idari yaptırımlar da gündeme gelebilir. Ticaret hukuku mevzuatı, defter tutma yükümlülüğünün ihlali, belgelerin usulsüz düzenlenmesi, sermaye taahhüdüne ilişkin usulsüzlükler gibi çeşitli fiiller bakımından cezai yaptırımlar öngörür. Bunun yanında vergi, sosyal güvenlik, rekabet, veri koruma ve çevre gibi alanlardaki mevzuat, şirket yöneticileri bakımından ayrıca idari para cezaları ve sorumluluk halleri getirebilir. Cezai sorumluluk bakımından gözetilmesi gereken temel ilke, cezaların şahsiliğidir; bu ilke uyarınca bir kişi, yalnızca kendi fiilinden dolayı cezalandırılabilir. Bu sebeple, salt yönetim kurulu üyesi olma sıfatına dayanılarak uygulanan yaptırımlar, cezaların şahsiliği ilkesine aykırılık teşkil eder ve yargı denetiminde iptal edilebilmektedir. Yönetim kurulu üyelerinin, hukuki sorumluluk kadar bu alanlardaki yükümlülükleri de yakından takip etmeleri, şirketin uyum sistemlerinin işlediğinden emin olmaları ve kendi görev alanlarındaki mevzuata hakim olmaları gerekir.

14. Sorumluluktan Korunma Stratejileri

Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluk riskini yönetmek için başvurabilecekleri çeşitli stratejiler bulunur. Birinci strateji, karar alma sürecinin belgelendirilmesidir; her önemli karar öncesinde yeterli bilgi toplanmalı, gerektiğinde uzman görüşü alınmalı ve bu süreç yazılı olarak kayıt altına alınmalıdır. Bir kararın makul bir araştırmaya dayandığının belgelenmesi, kusursuzluğun en güçlü delilidir. İkinci strateji, muhalefet şerhinin titizlikle kullanılmasıdır. Üçüncü strateji, yetki devrinin usulüne uygun biçimde yapılmasıdır; iç yönerge ile net görev tanımları oluşturulmalı ve devralanların seçiminde özen gösterildiği belgelenmelidir. Dördüncü strateji, her faaliyet dönemi sonunda ibra alınmasına özen gösterilmesi ve genel kurula sunulan bilgilerin eksiksiz olmasının sağlanmasıdır; eksik bilgiye dayanan ibra koruma sağlamaz. Beşinci strateji, yönetici sorumluluk sigortası yaptırılmasıdır; bu sigorta, üyelerin sorumluluğundan doğan tazminat taleplerine karşı önemli bir güvence oluşturur ve kurumsal şirketlerde giderek yaygınlaşmaktadır. Altıncı strateji, şirket bünyesinde etkin bir uyum ve iç kontrol sisteminin kurulmasıdır; işleyen bir uyum sistemi, hem ihlalleri önler hem de üyenin özenini ortaya koyan bir delil oluşturur.

15. Sonuç ve Pratik Tavsiyeler

Anonim şirkette yönetim kurulu üyeliği, önemli yetkilerin yanında ciddi bir hukuki sorumluluk da getirir. Bu alandaki temel hususlar şu şekilde özetlenebilir. Sorumluluk kusura dayanır; üye yalnızca kanundan veya esas sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü kusuruyla ihlal ederek zarara yol açtığında sorumlu olur ve bu dört şartın ispatı davacıya aittir. Farklılaştırılmış teselsül ilkesi sayesinde her üye, yalnızca kendi kusuru ölçüsünde sorumlu tutulur; toplu ve ayrımsız bir sorumluluk anlayışı terk edilmiştir. Usulüne uygun yapılmış bir yetki devri, devralanın seçiminde özen gösterildiği sürece devredeni korur. Kontrolü dışında kalan aykırılıklardan hiç kimse sorumlu tutulamaz; bu ilke özellikle icracı olmayan ve bağımsız üyeler için önemli bir güvencedir. İbra güçlü bir koruma sağlar, ancak yalnızca genel kurulun bilgisi dahilindeki işlemleri kapsar ve alacaklıların haklarını etkilemez. Sorumluluk davası iki yıllık ve beş yıllık zamanaşımına tabidir; hak sahiplerinin gecikmeden hareket etmesi gerekir. Son olarak, muhalefet şerhi, karar süreçlerinin belgelendirilmesi, yetki devrinin doğru kurgulanması ve yönetici sorumluluk sigortası, riskin yönetilmesinde en etkili araçlardır.

Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu, şirketler hukukunun ve ticari sözleşme hukukunun diğer alanlarıyla yakından ilişkilidir. Şirketlerin ticari ilişkilerinde uygulanacak hukukun belirlenmesini ele aldığımız milletlerarası ticari sözleşmelerde hukuk seçimi ve yetki anlaşması yazımız ve sözleşmesel yükümlülüklerin ifasındaki olağanüstü halleri incelediğimiz milletlerarası ticari sözleşmelerde mücbir sebep ve aşırı ifa güçlüğü incelememiz, yönetim kurulu sorumluluğuyla bağlantılı konuları ele almaktadır.

Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu, sorumluluk davaları, ibra süreçleri, yetki devri düzenlemeleri ve kurumsal uyum sistemlerinin kurulması konularında danışmanlık almak için info@guzeloglu.legal adresinden bize ulaşabilirsiniz.

Yazar: Abdülkadir GÜZELOĞLU