? Yurtdışındaki Nafaka Alacaklarının Takibi: 2007 Lahey Sözleşmesi ve Yabancı Nafaka Kararlarının Tenfizi | Güzeloğlu Hukuk Bürosu
Tarih : 24.07.2026

Yurtdışındaki Nafaka Alacaklarının Takibi: 2007 Lahey Sözleşmesi, Merkezi Makam Sistemi ve Yabancı Nafaka Kararlarının Türkiye'de Tenfizi

Yurtdışındaki nafaka alacakları nasıl takip edilir? Türkiye bakımından 1 Şubat 2017'de yürürlüğe giren 2007 tarihli Lahey Sözleşmesi, merkezi makam sistemi ve başvuru türleri, çocuk nafakasında ücretsiz hukuki yardım, tanıma ve tenfiz şartları ile ret sebepleri, 1956 New York ve 1973 Lahey sözleşmeleriyle ilişki, Türkiye'nin nafaka anlaşmalarına ilişkin çekincesi, birikmiş nafaka ve icra süreçleri ışığında kapsamlı hukuki analiz.

Nafaka yükümlüsü ile nafaka alacaklısının farklı ülkelerde bulunması, aile hukukunun en pratik ve en çok mağduriyet doğuran sorunlarından birini oluşturmaktadır. Yurtdışında verilmiş bir nafaka kararının kâğıt üzerinde var olması tek başına yeterli değildir; asıl mesele, bu kararın borçlunun bulunduğu ülkede fiilen icra edilebilmesidir. Türkiye, yurtdışında yaşayan vatandaşlarının sayısı ve karma evliliklerin yaygınlığı sebebiyle bu sorunla sıklıkla karşılaşan ülkelerden biridir. Bu alanın hukuki çerçevesi katmanlı bir yapı arz etmekte; Türkiye'nin taraf olduğu çok sayıda milletlerarası sözleşme ile iç hukuk kuralları birlikte uygulanmaktadır. Bu makale; Türkiye bakımından 1 Şubat 2017 tarihinde yürürlüğe giren 2007 tarihli Lahey Sözleşmesi'ni merkeze alarak, merkezi makam sistemini, başvuru türlerini, tanıma ve tenfiz şartlarını, önceki sözleşmelerle ilişkiyi, uygulanacak hukuk meselesini ve icra aşamasındaki pratik sorunları kapsamlı biçimde incelemektedir.

1. Sorunun Pratik Görünümü ve Hukuki Çerçevenin Katmanlı Yapısı

Nafaka alacaklısı ile yükümlüsünün farklı ülkelerde bulunduğu hâllerde karşılaşılan temel güçlük, kararın verildiği devlet ile borçlunun malvarlığının bulunduğu devletin farklı olmasıdır. Nafaka alacaklısı, çoğu zaman ekonomik olarak zayıf konumda bulunan ve yabancı bir ülkede dava takip etme imkânı sınırlı olan taraftır. Bu sebeple milletlerarası düzenlemeler, alacaklıyı yabancı ülkede tek başına hukuki mücadele yürütmek zorunda bırakmayan, devletler arası idari işbirliğine dayanan bir sistem kurmayı hedeflemiştir. Türk hukuku bakımından çerçeve katmanlıdır: bir yanda Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası sözleşmeler, diğer yanda 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un genel tanıma ve tenfiz hükümleri bulunmaktadır. Somut olayda hangi metnin uygulanacağı; kararın verildiği devletin hangi sözleşmelere taraf olduğuna, kararın tarihine ve talebin niteliğine göre belirlenir. Bu tespit, sürecin doğru yürütülmesi bakımından ilk ve en kritik adımdır.

2. Türkiye'nin Taraf Olduğu Sözleşmeler Haritası

Nafaka alanında Türkiye'nin taraf olduğu başlıca milletlerarası metinler şunlardır: Nafaka Alacaklarının Yabancı Memleketlerde Tahsili ile İlgili 1956 tarihli Birleşmiş Milletler New York Sözleşmesi; Çocuklara Karşı Nafaka Mükellefiyetine Uygulanacak Kanuna Dair 1956 tarihli Lahey Sözleşmesi; Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin 1958 tarihli Lahey Sözleşmesi; Nafaka Yükümlülüğüne Uygulanacak Kanuna Dair 1973 tarihli Lahey Sözleşmesi; Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin 1973 tarihli Lahey Sözleşmesi; ve Çocuk Nafakası ile Diğer Aile Nafaka Türlerinin Uluslararası Tahsiline İlişkin 2007 tarihli Lahey Sözleşmesi. Bu metinler arasındaki ilişki bakımından temel ilke şudur: karşılıklı olarak sonraki sözleşmeye taraf olan devletler arasında sonraki sözleşme uygulanır; taraf olmayan devletlerle ilişkide ise önceki metinler yürürlüğünü korur. Nitekim 1956 ve 1958 tarihli Lahey sözleşmeleri, karşılıklı olarak 1973 tarihli sözleşmelere taraf olan devletler arasında uygulanmaz. 2007 tarihli Sözleşme ise, 1956 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi de dâhil olmak üzere önceki metinlerin yerini almak amacıyla hazırlanmıştır. Uygulamada ilk yapılması gereken, ilgili devletin hangi sözleşmelere taraf olduğunun tespit edilmesidir.

3. 2007 Tarihli Lahey Sözleşmesi: Amaç, Kapsam ve Türkiye Bakımından Yürürlük

Çocuk Nafakası ile Diğer Aile Nafaka Türlerinin Uluslararası Tahsiline İlişkin 2007 tarihli Lahey Sözleşmesi, milletlerarası nafaka alanında en güncel ve en kapsamlı düzenlemedir. Türkiye Sözleşme'ye 2016 yılında taraf olmuş ve Sözleşme Türkiye bakımından 1 Şubat 2017 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme'nin amacı; âkit devletlerin makamları arasında kapsamlı bir işbirliği sistemi kurmak, nafaka kararlarının tesisine elverişli uygulamalar sağlamak, nafaka kararlarının tanınması ve tenfizini temin etmek ve nafaka kararlarının hızlı biçimde icrası için etkin önlemler öngörmektir. Sözleşme kural olarak; ana babadan doğan ilişkiden kaynaklanan ve yirmi bir yaşın altındaki kişiye yönelik çocuk nafakası yükümlülüklerine, eş veya eski eşe yönelik nafaka yükümlülüklerine ve âkit devletlerin beyanı çerçevesinde aile ilişkilerinden doğan diğer nafaka yükümlülüklerine uygulanır. Sözleşme'nin ayırt edici yönü, salt bir tanıma ve tenfiz metni olmayıp, aynı zamanda idari işbirliği, karar tesisi, kararın değiştirilmesi ve fiili tahsil boyutlarını da kapsayan bütüncül bir sistem kurmasıdır.

4. Türkiye'nin Nafaka Anlaşmalarına İlişkin Çekincesi

Türkiye'nin 2007 tarihli Sözleşme bakımından ileri sürdüğü tek çekince, nafaka anlaşmaları konusundadır. Sözleşme, mahkeme kararı niteliğinde olmayan ancak menşe devlet hukukunda icra kabiliyeti bulunan nafaka anlaşmalarının da tanınması ve tenfizini öngörmektedir. Türkiye bu konuda çekince koyarak, nafaka anlaşmalarını tanımama ve tenfiz etmeme hakkını saklı tutmuştur. Bu çekincenin pratik sonucu önemlidir: âkit devletlerden Türk makamlarına bir nafaka anlaşmasının tanınması veya tenfizi talebiyle başvurulduğunda, söz konusu çekince sebebiyle bu talep karşılanmayacaktır. Dolayısıyla yurtdışında noter huzurunda veya idari makam önünde düzenlenmiş ancak mahkeme kararına bağlanmamış nafaka düzenlemelerinin Türkiye'de doğrudan icra edilebilirliği bulunmamaktadır. Bu tür hallerde alacaklının, nafaka talebini Türk mahkemeleri önünde yeniden ileri sürmesi veya menşe devlette mahkeme kararı elde etmesi gerekmektedir. Bu husus, yurtdışında boşanma sürecini anlaşmayla tamamlayan taraflar bakımından baştan dikkate alınması gereken kritik bir risktir.

5. Merkezi Makam Sistemi ve Başvuru Türleri

2007 tarihli Sözleşme'nin en güçlü yönü, âkit devletlerin belirlediği merkezi makamlar aracılığıyla işleyen idari işbirliği sistemidir. Türkiye'de merkezi makam Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü'dür. Alacaklı, kendi bulunduğu devletin merkezi makamına başvurur; bu makam talebi borçlunun bulunduğu devletin merkezi makamına iletir ve süreç makamlar arasında yürütülür. Sözleşme kapsamında yapılabilecek başvuru türleri geniştir: menşe devlette verilmiş bir nafaka kararının tanınması; tanınması ve tenfizi; talep edilen devlette verilmiş bir kararın tenfizi; talep edilen devlette yeni bir nafaka kararı tesis edilmesi; soybağının tespiti gerekiyorsa buna ilişkin işlemler; mevcut kararın değiştirilmesi; ve kararın azaltılması yönünde borçlu tarafından yapılacak başvurular. Merkezi makamların görevleri arasında; başvuruların iletilmesi ve alınması, dava açılması için gerekli işlemlerin başlatılması, borçlunun veya alacaklının bulunduğu yerin tespitine yardımcı olunması, borçlunun gelir ve malvarlığı hakkında bilgi edinilmesine yardım edilmesi, dostane çözümün teşviki, kararların icrasının kolaylaştırılması ve belgelerin temini yer almaktadır.

6. Ücretsiz Hukuki Yardım ve Çocuk Nafakasında Masrafsızlık İlkesi

Sözleşme'nin alacaklı lehine getirdiği en önemli güvencelerden biri, etkin erişimi sağlamaya yönelik hukuki yardım rejimidir. Kural olarak âkit devletler, Sözleşme kapsamındaki başvurular bakımından ücretsiz hukuki yardım sağlamakla yükümlüdür. Ana babadan doğan ilişkiden kaynaklanan çocuk nafakası taleplerinde bu koruma daha da güçlüdür; bu taleplerde talep edilen devlet, kural olarak alacaklının ekonomik durumuna bakılmaksızın ücretsiz hukuki yardım sağlamak zorundadır. Bu düzenleme, ekonomik olarak zayıf konumdaki alacaklının yabancı ülkede avukatlık ücreti ve yargılama gideri yükü altında ezilmesini önlemeyi amaçlamaktadır. Uygulamada bu güvence, yurtdışındaki nafakanın fiilen takibini mümkün kılan en önemli unsurlardan biridir. Buna karşılık, Sözleşme kapsamı dışında kalan taleplerde veya çekince konulmuş alanlarda genel adli yardım hükümleri devreye girecektir.

7. Tanıma ve Tenfizin Şartları ile Ret Sebepleri

Sözleşme, menşe devlette verilen bir nafaka kararının hangi hallerde diğer âkit devletlerde tanınıp tenfiz edileceğini düzenlemektedir. Tanıma ve tenfiz için öngörülen bağlantı ölçütleri geniş tutulmuştur: kararın verildiği anda davalının menşe devlette mutat meskeninin bulunması; davalının yargı yetkisini kabul etmiş olması; alacaklının menşe devlette mutat meskeninin bulunması; çocuğun menşe devlette mutat meskeninin bulunması; veya tarafların yazılı olarak yetki anlaşması yapmış olması gibi haller bu kapsamdadır. Bu ölçütlerin 1973 tarihli Sözleşme'ye göre daha geniş tutulmuş olması, kararların dolaşımını kolaylaştırmaktadır. Tanıma ve tenfizin reddi sebepleri ise sınırlı sayıdadır ve başlıca şunları içerir: kararın talep edilen devletin kamu düzenine açıkça aykırı olması; kararın hile ile elde edilmiş olması; talep edilen devlette aynı taraflar arasında aynı konuda derdest bir davanın bulunması; kararın talep edilen devlette verilmiş veya orada tanınma şartlarını taşıyan bir kararla bağdaşmaması; ve davalının usulüne uygun bilgilendirilmemiş olması ile savunma hakkının ihlal edilmiş olmasıdır. Burada da esasa ilişkin inceleme yasağı geçerlidir; talep edilen devlet makamı yabancı kararın esasını yeniden değerlendiremez.

8. 1973 Tarihli Lahey Sözleşmesi ile İlişki ve Karşılaştırma

Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin 1973 tarihli Lahey Sözleşmesi, 2007 tarihli Sözleşme yürürlüğe girmeden önce Türkiye bakımından bu alandaki temel metindi ve hâlen 2007 tarihli Sözleşme'ye taraf olmayan âkit devletlerle ilişkide uygulanmaya devam etmektedir. İki metin arasındaki başlıca farklar şunlardır: 2007 tarihli Sözleşme kapsamlı bir merkezi makam ve idari işbirliği sistemi kurarken, 1973 tarihli Sözleşme esas itibarıyla tanıma ve tenfize odaklanır; 2007 tarihli Sözleşme tanıma ve tenfiz bakımından daha geniş bağlantı ölçütleri öngörür; 2007 tarihli Sözleşme çocuk nafakası taleplerinde ücretsiz hukuki yardım güvencesi getirir; ve 2007 tarihli Sözleşme kararın tesisi ile değiştirilmesi taleplerini de kapsar. Somut olayda hangi metnin uygulanacağı, ilgili devletin taraflık durumuna göre belirlenir. Türkiye ile karşı devletin her ikisinin de 2007 tarihli Sözleşme'ye taraf olması halinde bu Sözleşme öncelikle uygulanır.

9. 1956 Tarihli New York Sözleşmesi'nin İşlevi ve Sınırı

Nafaka Alacaklarının Yabancı Memleketlerde Tahsili ile İlgili 1956 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, uygulamada sıklıkla yanlış anlaşılan bir metindir. Bu Sözleşme bir tanıma veya tenfiz sözleşmesi değildir. Sözleşme, nafaka alacaklısı ile yükümlüsünün farklı ülkelerde bulunması halinde alacağın tahsilini kolaylaştıran, gönderici ve aracı kurumlar aracılığıyla işleyen bir yardımlaşma mekanizması öngörür. Sözleşme'nin kritik sınırı şudur: nafaka yükümlülüğüne ilişkin yabancı bir kararın, kararın verildiği devlet dışındaki bir âkit devlette doğrudan icrasına imkân vermez. Nitekim Sözleşme, kararın nasıl icra edileceğinin borçlunun bulunduğu devletin hukukuna göre belirleneceğini öngörmektedir. Türk hukuku bakımından bunun sonucu açıktır: yabancı nafaka kararının Türkiye'de icra edilebilmesi için tenfiz kararı alınması zorunludur. Yargıtay uygulamasında da, 1956 tarihli Sözleşme'ye dayanılarak tenfiz davası açmakta hukuki yarar bulunmadığı gerekçesiyle talebin reddedilmesi doğru bulunmamış; nafaka kararlarının tenfizinde ilgili tanıma ve tenfiz sözleşmelerinin dikkate alınması gerektiği vurgulanmıştır. Dolayısıyla 1956 tarihli Sözleşme, tenfiz ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca sürecin idari yönünü kolaylaştırır.

10. MÖHUK Çerçevesinde Genel Tenfiz Yolu

Kararın verildiği devletin Türkiye ile ortak bir nafaka sözleşmesine taraf olmaması halinde, yabancı nafaka kararının Türkiye'de icra edilebilmesi 5718 sayılı Kanun'un genel tanıma ve tenfiz hükümleri çerçevesinde sağlanır. Bu halde görevli mahkeme aile mahkemesi, yetkili mahkeme ise karşı tarafın Türkiye'deki yerleşim yeri; yoksa sakin olduğu yer mahkemesidir. Türkiye'de yerleşim yeri veya sakin olduğu yer bulunmayan hallerde Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinde dava açılabilir. Tenfiz için aranan şartlar; kararın yabancı bir mahkemeden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve kesinleşmiş olması, karşılıklılığın bulunması, hükmün Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması, kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması ve savunma hakkına riayet edilmiş olmasıdır. Nafaka kararları bakımından burada dikkat edilmesi gereken husus, nafakanın icra kabiliyeti gerektiren bir edim içermesi sebebiyle tanıma değil tenfiz kararı gerektirmesidir.

11. Uygulanacak Hukuk Meselesi ve Türkiye'nin 2007 Protokolü'ne Taraf Olmaması

Bu alanda sıklıkla karıştırılan bir ayrım, tahsil ve tenfiz rejimi ile uygulanacak hukuk rejiminin farklı metinlerle düzenlenmiş olmasıdır. 2007 yılında Lahey Konferansı çatısı altında iki ayrı metin kabul edilmiştir: nafaka alacaklarının milletlerarası tahsiline ilişkin Sözleşme ve nafaka yükümlülüklerine uygulanacak hukuka ilişkin Protokol. Türkiye tahsile ilişkin Sözleşme'ye taraf olmakla birlikte, uygulanacak hukuka ilişkin 2007 tarihli Protokol'e taraf değildir. Bunun pratik sonucu şudur: nafaka yükümlülüğüne uygulanacak hukuk Türkiye bakımından 2007 tarihli Protokol'e göre değil, Türkiye'nin taraf olduğu 1973 tarihli Nafaka Yükümlülüğüne Uygulanacak Kanuna Dair Lahey Sözleşmesi ile 5718 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerine göre belirlenir. Bu çerçevede uygulanacak hukuk kural olarak nafaka alacaklısının mutat meskeni hukukudur. Türkiye 1973 tarihli Sözleşme'yi, civar ve sıhri hısımlar arasındaki nafaka taleplerine uygulanmaması yönünde çekince koyarak kabul etmiştir. Ayrıca 2007 tarihli Protokol'ün getirdiği sınırlı hukuk seçimi imkânı, Türkiye bakımından doğrudan uygulanabilir değildir.

12. Birikmiş Nafaka, Faiz, Para Birimi ve Kur Sorunu

Uygulamada en çok uyuşmazlık doğuran konulardan biri birikmiş nafaka alacaklarıdır. Yabancı kararla hükmedilen nafakanın uzun süre ödenmemesi halinde, tenfiz talebinin yalnızca gelecek dönem nafakayı mı yoksa geçmişe dönük birikmiş alacakları da mı kapsayacağı sorusu gündeme gelir. Kural olarak tenfiz kararı, kararın icra kabiliyetini Türkiye bakımından tanıdığından, menşe devlet hukukuna göre muaccel hale gelmiş birikmiş alacaklar da takibe konu edilebilir. Ancak burada menşe devlet hukukundaki zamanaşımı süreleri ile Türk hukukundaki zamanaşımı hükümlerinin nasıl uygulanacağı tartışmalıdır. Bir diğer pratik sorun para birimidir. Yabancı kararlar çoğunlukla yabancı para üzerinden hükmedilmekte; Türkiye'de icra aşamasında hangi tarihteki kurun esas alınacağı, kur farkı ve faiz talepleri ihtilaf konusu olmaktadır. Bu sebeple tenfiz talebinin ve icra takibinin, alacağın para birimi, faiz başlangıç tarihi ve dönemsel muacceliyet bakımından açık ve hesaplanabilir biçimde formüle edilmesi büyük önem taşımaktadır.

13. Nafakanın Değiştirilmesi ve Uyarlanması

Nafaka kararları niteliği gereği değişen koşullara açık kararlardır. Tarafların gelir durumunun, çocuğun ihtiyaçlarının veya yaşam koşullarının değişmesi halinde nafakanın artırılması, azaltılması veya kaldırılması gündeme gelebilir. Yabancılık unsuru taşıyan ilişkilerde bu durum ek bir yetki sorunu doğurur: mevcut kararı hangi devletin makamı değiştirebilir. 2007 tarihli Sözleşme bu konuda özel düzenlemeler içermekte ve kararın değiştirilmesine yönelik başvuruları da kapsamına almaktadır. Sözleşme, alacaklının mutat meskeninin bulunduğu devletin makamlarının yetkisini koruyan hükümler öngörmekte; borçlunun tek taraflı olarak kendi bulunduğu devlette karar aldırarak yükümlülüğünü azaltmasını sınırlandıran güvenceler getirmektedir. Türk hukuku bakımından ise, Türkiye'de tenfiz edilmiş bir yabancı nafaka kararının sonradan değişen koşullar sebebiyle uyarlanması talebi, Türk mahkemeleri önünde ayrı bir dava konusudur ve bu davada uygulanacak hukukun tespiti yeniden gündeme gelir.

14. İcra Aşaması ve Fiili Tahsil Sorunları

Tenfiz kararının alınması sürecin sonu değil, icra aşamasının başlangıcıdır. Tenfiz kararı kesinleştikten sonra alacaklı, Türk icra dairelerinde ilamlı takip başlatabilir. İcra aşamasında karşılaşılan başlıca güçlükler; borçlunun Türkiye'de bilinen bir malvarlığının bulunmaması, borçlunun yurtdışında ikamet etmesi sebebiyle tebligat sorunları ve borçlunun gelir kaynaklarının tespit edilememesidir. 2007 tarihli Sözleşme kapsamında merkezi makamların borçlunun yerinin, gelirinin ve malvarlığının tespitine yardımcı olma yükümlülüğü, bu noktada önemli bir destek sağlar. Türk hukukunda ayrıca nafaka borcunun ödenmemesi halinde İcra ve İflas Kanunu uyarınca tazyik hapsi öngörülmüş olup, bu yaptırım fiilen tahsili teşvik eden güçlü bir araçtır. Ancak bu yaptırımın uygulanabilmesi için usule ilişkin şartların titizlikle yerine getirilmesi ve takibin doğru yürütülmesi gerekmektedir. Borçlunun yurtdışında bulunduğu hallerde ise, tahsilin karşı devlet makamları aracılığıyla yürütülmesi çoğu zaman tek etkili yoldur.

15. Sonuç ve Pratik Tavsiyeler

Yurtdışındaki nafaka alacaklarının takibi, doğru hukuki stratejiyle yürütüldüğünde etkin sonuç alınabilen; ancak yanlış metne dayanıldığında yıllarca sonuçsuz kalabilen bir alandır. Bu alanda dikkat edilmesi gereken pratik hususlar şunlardır: öncelikle ilgili devletin hangi nafaka sözleşmelerine taraf olduğunun tespit edilmesi ve buna göre 2007 tarihli Sözleşme, 1973 tarihli Sözleşme veya genel tenfiz yolundan hangisinin işletileceğinin belirlenmesi; 2007 tarihli Sözleşme kapsamında merkezi makam üzerinden başvuru yapılarak ücretsiz hukuki yardım imkânından yararlanılması; yurtdışında yalnızca anlaşmaya dayanan nafaka düzenlemelerinin Türkiye'de tanınmayacağının baştan bilinmesi ve mümkünse mahkeme kararına bağlanması; kararın kesinleşme şerhi, apostil ve yeminli tercümesinin eksiksiz temin edilmesi; birikmiş alacaklar, faiz ve para birimi bakımından talebin açık biçimde formüle edilmesi; ve borçlunun malvarlığına ilişkin araştırmanın merkezi makam desteğiyle erken aşamada başlatılmasıdır. Nafaka alacağının niteliği gereği zamana duyarlı olması sebebiyle, sürecin gecikmeden başlatılması alacaklının menfaatine en uygun yaklaşımdır.

Yurtdışındaki nafaka alacaklarının takibi, 2007 tarihli Lahey Sözleşmesi kapsamında merkezi makam başvuruları, yabancı nafaka kararlarının Türkiye'de tanınması ve tenfizi, nafakanın uyarlanması ve icra süreçleri konularında danışmanlık almak için info@guzeloglu.legal adresinden bize ulaşabilirsiniz.

Yazar: Abdülkadir GÜZELOĞLU